Şekip Altunkan: Edebiyatçılar barışın sesi olmalı
yaşam

Şekip Altunkan: Edebiyatçılar barışın sesi olmalı

Şekip Altunkan’la Düş Sözcükleri Yayınevi’nden yayımlanan romanı ‘Kurye’yi konuştuk. Altunkan, “Edebiyat, politikanın kabul etmediği bireylere isim verir, onların sesi olur” dedi.

 www.habertuar.com 

Şekip Altunkan’ın son romanı Kurye, korona virüsü salgınıyla birlikte hayatlarımızda daha görünür olan kuryelerin yaşamına odaklanıyor. Altunkan’ın psikolojik sınırları zorladığı, toplumsal meseleleri odağına aldığı roman Düş Sözcükleri Yayınevi tarafından yayımlandı.

Altunkan’la edebiyat yolculuğunu konuştuk.

Son romanınız ‘Kurye’, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Korona virüsü ile daha da önem kazanan kuryeleri, hangi noktalarda ele aldınız?

Aslında bu romanı pandemiden önce yazdım, düzeltmeleri yaptıktan sonra pandeminin başlangıcında yayınevine gönderdim. Ancak salgının etkisiyle yayınlanması gecikti. 2021 yılının son aylarında yayınlandı. Sizin de belirttiğiniz gibi, Korona virüsünün yarattığı olumsuz koşullar, kuryelerin yaşantımızdaki önemini fazlasıyla gösterdi. Bu anlamda kitabın yayınlanması, tabiri caizse tam denk geldi.

Pandemiden önce de motor kuryelerin hizmet verdiği laboratuvar sektörüyle yakın ilişkimiz vardı. Zaman zaman numune almaya gelen kuryelerle sohbet eder, onların yaşadığı problemleri dinlerdim. Her zaman hayatımızı kolaylaştıran bir iş yapmalarına karşın, bazı kesimlerde kuryelere karşı olumsuz bir yaklaşım vardı. Çoğu insan onların trafikte ve hizmetleri sırasında yaşadıkları problemlerin farkında değildi. Kuryelerin yaşamlarına dokunan bir kitap yazarak, hem onların yaşadığı sorunları, mücadelelerini dile getirmeyi hem de hizmet verdikleri kesimlerde oturan insanlarla ilişkilerini anlatmayı amaçladım. Böylece ‘Kurye’ isimli kitabım doğdu.

‘ROMANLARIMIN KARAKTERLERİNİ SADECE PSİKOLOJİNİN KURAMLARIYLA DEĞERLENDİRMEK YETERSİZ KALABİLİR’

Romanlarınızda psikolojik analizler oldukça yoğun… Psikoloji ve edebiyat arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Edebiyatın önemli bir boyutu insan ve insan davranışları olduğu için edebiyat çalışmalarını psikolojiden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Tarih, felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi alanlarla iç içe olan edebiyat, zengin bir ifade alanı olarak dilin kullanıldığı bir disiplindir. Psikoloji de, insan davranışlarını ve nedenlerini araştıran bir bilim dalıdır. Edebiyat başlangıçtan itibaren insan üzerine kafa yormuş, insan duygu ve davranışlarını dile getirmeye çalışmıştır. Bu anlamda her iki disiplin de birbirleriyle ilişkilidir ve karşılıklı olarak birbirlerinden faydalanırlar.

Edebi eserler insanı ve insanın iç dünyasını tüm yönleriyle anlattığı için bir eseri aynı zamanda belirli bir psikolojik durumun ürünü olarak da değerlendirmek mümkündür. Bu anlamda edebiyat insanın ruhsal durumunu betimlediği için psikolojiyi destekler. Bu duruma en önemli örnek olarak Dostoyevski’nin karakterlerini verebiliriz. Bunun yanında Gustav Jung’un belirttiği gibi, psikoloji bilimi de zihinsel süreçleri keşfederek, edebiyata insanın içindekini, ruhsal evrenini görme yetisini sağlaması anlamında önemli katkıda bulunur.

Kurye, Şekip Altunkan, 256 syf., Düş Sözcükleri, 2021.

Psikoloji biliminin edebiyata ve edebi eserlere yönelik çalışmalarına Sigmund Freud öncülük etmiştir. Daha sonra bu ilgi Adler, Jung, Lacan, Fromm ve Reich gibi seçkin psikoloji teorisyenleri tarafından da sürdürülmüştür. Bunun yanında Tolstoy, Dostoyevski, Virginia Woolf gibi birçok ünlü yazar, yarattıkları eserlerle psikolojiye katkıda bulunmuşlardır. Burada özellikle Henry James’i zikretmek istiyorum. Edebiyat teorisine oldukça çok kafa yoran James, psikolojiden bilinç akışı tekniğini alarak edebiyatta kullanılmasını sağlamıştır. Bu tekniği daha sonra James Joyce ‘Ulysses’de ve Virginia Woolf ‘Mrs. Dalloway’de ustaca kullanmışlardır. Psikolojinin edebiyatta kullanılmasıyla ilgili daha çok sayıda ilginç örnekler verilebilir.

Tabii yukarıda söylediklerim edebiyatla psikoloji arasında sorunsuz bir ilişki olduğu anlamında değerlendirilmemelidir. Her iki disiplinin kendi pencerelerinden bakıldığı zaman, farklı anlayışların ortaya çıktığı görülmektedir. Bir edebiyat eleştirmeni bir eseri değerlendirirken, bunu psikoloji kuramının içerisine oturtturmaya çalışabilir. Pratik hayatın içinde, edebiyat dünyasında bu yaklaşıma fazlaca rastlanmaktadır. Ancak çoğu psikolog, edebi esere ilgi ve sempati duysa bile içinde bulunduğu bilim dünyasının kurallarına göre değerlendirdiği zaman, bu esere uzak durabilir ve gerçekliği ne kadar temsil ettiğine dair şüpheyle yaklaşabilir. Edebiyat kuramcılarının de benzer şekilde psikolojiye yaklaşımında bu uzak duruş gözlenebilir. Yani her iki bilim dünyasının uzmanları arasında bakış açısı anlamında oldukça farklılık olabilir. On dokuzuncu yüzyıldan başlayıp, yirminci yüzyılda da devam eden kuramsal yaklaşımlarda yazar, bilinç ve zihinsel süreçlerle ilgili çok sayıda eser üretilmiş, makale yazılmıştır. Günümüzde de bu tartışmalar devam etmektedir.

Edebiyat eleştirmeni bir eseri incelerken büyük ölçüde eserin yarattığı evreni gerçek dünyanın iyi bir yansıması veya taklidi olarak ele alır, karakter ve olayların kurgusal olduğu düşüncesini arka plana iterek bu karakterlere gerçek hayatta rastlanabilecek kişiler olarak yaklaşır. Karakterlerin psikolojik durumunu da bu düşünceye göre değerlendirir. Geçmişten itibaren edebiyat dünyasında bir gezinti yaptığımız zaman, birçok ünlü eserin karakterlerine bu bakış açısıyla yaklaşıldığı görülür. Hatta bu büyük eserlerin hayal ürünü olan kurgusal karakterlerinin, insana ve insan psikolojisine dair çok şey söylediği konusunda genel olarak bir görüş birliği vardır. Ama bir psikolog bu karakterlere bir edebiyatçı gibi yaklaşmayabilir. Çünkü ona göre bu karakterler gerçek değildir ve bu tür incelemelerin bilimsel temeli zayıftır.

Burada Sigmund Freud’a atıfta bulunmak istiyorum. Psikanalizin en büyük kuramcısı olan Freud’un çok yönlü bir kişiliği vardır. Kendi uzmanlık alanı yanında, edebiyat ve sanat üzerinde de çalışmış ve yazılar kaleme almıştır. Edebiyat incelemelerinin önemli bir kısmı Freud ve sonrasındaki psikanalitik kuramlara gönderme yapılarak yazılmıştır. Halen de bu yaklaşım büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Ancak modern psikoloji ve psikiyatri biliminde Freud’un savlarının ne kadar doğru ve yöntemlerinin ne kadar bilimsel olduğuyla ilgili ciddi tartışmalar mevcuttur. Tabii günümüzde psikoloji biliminde de giderek artan düzeyde ölçülebilir istatistiksel yöntemler kullanılması, hatta beynin magnetik rezonans yöntemiyle incelenerek çıkarımlar yapılması nedeniyle, insana ilişkin düşünsel temellerden uzaklaşıldığı anlamında eleştiriler getirilmektedir. Bu konu, edebiyat kuramcıları arasında tartışılmakta ve değişik yaklaşımlar önerilmektedir. Psikoloji ve edebiyat ilişkisi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de daha uzun bir süre tartışılacak gibi görünmektedir.

Başta ‘Kurye’ olmak üzere, romanlarımın karakterlerini sadece psikolojinin ve psikanalizin kuramları çerçevesinde değerlendirmek yetersiz kalabilir. Kuşkusuz karakterlerimin ruhsal durumlarını ve davranışlarını anlatırken, her yazar gibi bu kuramlardan etkilenmem gayet doğaldır. Bunun yanında edebi eserlerin psikolojik analizleri yapılırken, okur odaklı değerlendirilmelerin daha bilimsel bir yaklaşım olduğuna inanmaktayım. Son zamanlarda psikoloji bilimiyle iş birliğine çok açık olan bu yaklaşımın daha objektif ve bilimsel olduğu konusunda edebiyat kuramcıları arasında bir görüş gelişmektedir. Benim romanlarımın psikolojik analizleri yapılırken, bilişsel bilimlerin kuralları yanında, okur odaklı yönünün de değerlendirmeye alınmasının doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmekteyim. Karakterlerimin ruhsal durumlarını, insani davranışlarının çoğunu günlük hayattan izlenimlerle kurguladığım için okur karakterleri benimsemekte, kurguda hem kendisinin hem de çevresinde gördüğü, duyduğu kişilerin yansımasını görmektedir.

Uzun yıllardır tıp doktorluğu yapıyorsunuz ve romanlarınızda doktor karakterler görüyoruz. Tıp eğitimi, edebiyat yolculuğunuzu nasıl etkiledi?

Sizin de belirttiğiniz gibi, ‘Dağdaki Ateş’, ‘Sümbül Kokulu Parfüm’ ve ‘Umut Asla Tükenmez’ isimli romanlarımda ana karakterlerin bazıları doktorlardan oluşuyor. ‘Büyük Yeşil’ ve ‘Kurye’ isimli romanlarımda ise ana karakterler doktor değil, yine de yan karakterlerde doktorlar var. İçinde bulunduğum, iyi bildiğim bir meslek grubu olduğu için başlangıç romanlarımda doktor karakterler kullanmayı arzu ettim. Bunun yanında romanlarımda toplumun çeşitli meslek kesimlerine de yer vermeye çalıştım. Son zamanlarda yazdığım kitaplarda karakterlerin meslek seçimini, kurguya uygun bir şekilde yapmaya özen gösteriyorum.

Aslında edebiyat yolculuğumu tıp eğitiminden ziyade, meslek hayatım daha çok etkiledi. Bildiğiniz gibi, doktorluk, halkın içinde yapılan, bireyin sorunları yanında, toplumun sorunlarına da en yakından tanık olunan bir meslek grubudur. İnsanların sağlık sorunlarını tedavi ederken içinde bulundukları sosyal, psikolojik, ekonomik sorunlarına da ister istemez tanık oluyorsunuz ve etkileniyorsunuz. Edebiyat yolculuğumda mesleğimden önemli ölçüde etkilendiğimi burada belirtmek istiyorum.

‘EDEBİYAT, POLİTİKANIN KABUL ETMEDİĞİ BİREYLERİN SESİ OLUR’

‘Dağdaki Ateş’ romanınız politik göndermeler içeriyordu. ‘Kurye’de de bunu görüyoruz. Politika ile edebiyat ilişkisine dair ne söylersiniz?

Bu soruya ideolojilerin, politik olayların edebiyata ve edebiyat türlerine etkisinden ziyade, genel anlamda cevap vermek istiyorum. Politika ve yaşam iç içedir, birbirinden ayrılamazlar. Hiç kimsenin ben politikayı sevmiyorum deme lüksü yoktur çünkü bu söz gerçekçi değildir. İnsan oldukça politika da olacaktır. Geniş anlamda düşünürsek, politika toplumu meydana getiren bireylerin hizmetinde olduğunu sürekli iddia eder. Ancak politikada birey, bir bütünün parçası olmakla anlam kazanır. Bu bütünün, yani bireyin oluşturduğu ve içinde bulunduğu toplumun büyüklüğüne göre birey politika açısından anlamlıdır. Çünkü bu şekilde toplumun büyüklüğü ve çeşitliliği arttıkça siyaseti etkileme gücü de artar. Yani, siyasetçi, bireylerin oluşturduğu topluma bütünüyle bakar, tavrını ona göre belirler. Bir edebiyat eseri ise doğası gereği tek bir bilinç tarafından yaratılır. Edebiyatın öznesini de birey oluşturur. Yazarlar, eserlerinde her türden insanı tasvir etmeye çalışırlar.

Edebiyat, insanlığı tüm çeşitliliğiyle tasvir etmeye çalışır. Edebiyat ve yazarlar toplumun kıyısındaki insanları, uyumsuzları anlatmayı sever. Okurlar da kendi seslerinden farklı seslerle konuşsalar da, bu insanların kendi adlarına göre konuştuklarını düşünerek, onların farklı seslerini severek okurlar. İşte bu anlamda bireye odaklanan edebiyatı, politikadan daha fazlasını duyan, dile getiren bir kulak gibi değerlendirmek gerekmektedir. Politika kalabalıkların sesini dinler. Bu büyük ses, bireysel sesi bastırır. Edebiyat ise bireyin sesine kulak verir, onu dile getirmeye çalışır. Edebiyat, politikanın kabul etmediği, görmeye tenezzül etmediği bireylere isim verir, onların sesi olur.

Dağdaki Ateş, Şekip Altunkan, Düş Sözcükleri, 2018.

Edebiyat, politikadan daha büyük bir algı inceliğine sahiptir. Italo Calvino’nun dediği gibi, “Edebiyat, siyasetin duyarlı olduğu toplumsal gücün ve çeşitliliğin ötesini algılayan bir göz gibidir.” Politikada dünyayı siyah ve beyaz olarak algılama eğilimi fazladır, gri renk azdır. Ya bizdendir ya da ötekinden ikilemi politikaya yön verir. Gerçek edebiyat ise insan gerçekliğini tüm karmaşıklığıyla algılamaya ve dile getirmeye çalışır. Ayrıca edebiyat, politikanın gözden kaçırabileceği belirsizlikleri ve nüansları vurgulayarak politik meseleleri zenginleştirir, aydınlatır. Edebiyat etik eylem için gerekli olan duygusal dürtüyü harekete geçirir, dolayısıyla değişimi zorunlu kılan karakteriyle dışlananları temsil ettiğinden dolayı politikaya yön verir. Bu anlamda da doğru politika oluşturmak için edebiyat çok gereklidir.

Edebiyat, politikanın bozma eğiliminde olduğu dili de korur, geliştirir, zenginleştirir. Politikanın gerçekliği örtme amacındaki dilini gerçekliği olduğu gibi anlatarak geriye iter. Edebiyat bizi politikanın basmakalıp sözlerinden, içi boşaltılmış ifadelerinden uzaklaştırarak dil aracılığıyla taze bir bakış açısı sunar, dünyayı yeni bir yolla görmemizi sağlar. Edebiyatın gerçeği sadık bir şekilde tasvir eden dili, politikacıların kullanabilecekleri yalanların üzerini sıyırır, onları gizlemeyi umdukları eylemlerinden sorumlu olmaya zorlar. Edebiyat, düşüncenin bağımsızlığını, zihnin canlılığını vurgulayarak demokrasinin devamında da kilit bir rol oynar. Geçmişte burjuva toplumunun oluşturduğu ideolojik çarpıtmalardan dolayı, sanattan olduğu gibi edebiyattan da politika kovulmaya çalışıldı. On dokuzuncu yüzyılda görünen bu durum uzun süreli olmadı çünkü toplumun içinde politika olanca şiddetiyle vardı. Böyle olunca da toplumun içinden çıkan yazarların bilinçaltını etkileyen politik olaylar, eserlerinde tüm özellikleriyle yansımaya başladı.

Edebiyat ortak insanlık duygusunu genişletir. Yani edebiyat hem yazar hem de okur yönünden tek başına bir empati eylemidir. Bu şekilde ortak insanlık duygusunu besleyen edebiyat, dünyayla ilişki kurma arzumuzu artırır. Bu anlamda da doğru politika üretmek için, edebiyat yapıcı bir işlev görür.

Edebiyat türleri ve politikaya ilişkin çok sayıda örnek verilebilir. Yukarıda özetlediğim bilgiler ışığında, başta ‘Kurye’ olmak üzere benim romanlarımda dışlanan, sistem tarafından ezilen, toplum tarafından ötekileştirilen insanlar güçlü bir şekilde yer almakta, bu anlamda da didaktik olmayan politik mesajlar verilmektedir. İçinde bulunulan toplumun bireyi ezen politik yönelimleri de romanlarıma yansımaktadır.

‘EDEBİYAT, DIŞLANANLARI EYLEME GEÇİREBİLİR’

‘Kurye’de fiziksel anormalliğiyle dikkat çeken başkahraman aynı zamanda umutkâr tavrıyla da dikkat çekiyor. Sizce daha yaşanılabilir bir dünya mümkün mü? Edebiyat bunu başarabilir mi?

Umutkâr olmak, her ne kadar iyimser bir özellik taşısa da içerdiği anlam bakımından ciddi sorunların varlığını da gösterebilir. Çünkü kişi sorun yaşıyorsa umut besleyebilir. Bu anlamda romanlarımda gereken yerlerde karakterlerimin umutkâr tavır almasını bilinçli olarak tercih ettim.

İnsanlık yüzyıllardan beri daha yaşanabilir bir dünya için mücadele etti ve halen de etmektedir. Tabii bu mücadele tekdüze olmamış, inişli çıkışlarla yürümüştür. Ama ben yine de bu konuda iyimser olmak istiyorum. Çünkü iletişim teknolojisindeki muazzam gelişme, insanlar arasındaki olumlu etkileşimi artırarak gelecek kuşakların daha iyi bir dünyada yaşamalarını sağlayacağına inanıyorum. Edebiyat, daha yaşanabilir dünya oluşmasına önemli katkılarda bulunan bir disiplindir. Bunu da büyük ölçüde politikayı etkileyerek yapar. Bu düşüncemi birkaç örnekle açıklamak istiyorum. Yukarıdaki soruya verdiğim cevapta anlattığım gibi, dışlananları anlatan edebiyat, bazı ülkelerde büyük politik değişimlerin oluşmasın katkıda bulunmuştur. Hepimiz ‘Tom Amca’nın Kulübesi’ romanını biliriz. Bu roman sessizce acı çeken milyonlarca kölenin sorunlarını dile getirmiştir. Zamanında Amerika ve İngiltere’de çok sayıda satan bu roman, siyasetten dışlananların edebiyatta nasıl temsil edildiğini gösteren güzel bir örnektir. Köleliğin kaldırılması mücadelesine önemli katkıda bulunmuştur. Daha sonra yasal olarak kaldırılan köleliğe rağmen devam eden ırk ayrımcılığını Amerika’nın birçok ünlü yazarı eserlerinde dile getirerek, Amerikan demokrasisinin gelişmesine önemli katkıda bulunmuşlardır.

Edebiyat insanca bir yaygara, mümkün olduğu kadar büyük bir gürültüyle şikâyet yaparak siyasetin sessizliğini deler. Politikacıların duymamayı tercih ettikleri, yokmuş gibi davrandıkları bireylerin, “Buradayım, ben de önemliyim, benimle hesaplaşmak zorundasın,” şeklindeki haykırışına yer verir. Ayrıca edebiyat, siyasetin soyutlama eğiliminde olduğu sorunları somutlayarak siyasetçilerin önlerine getirir. Edebiyat siyasi broşürlerin, gazete makalelerinin yapamadığı önemli bir şeyi yapabilir: Dışlananları eyleme geçirebilir. Kitleler tarafından belli belirsiz kavranan savaş, yoksulluk, çevre sorunları, kadın şiddeti gibi çok sayıda kavramı somutlayarak insani sonuçları hakkında güçlü mesajlar verir. Yine bu konuda beni derinden etkileyen bir kitap olan Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ isimli romanını anmak istiyorum. Her ne kadar bazı Afrikalı edebiyat insanları bu kitabın ırkçı mesajlar içerdiğini ileri sürseler de-ki bana göre doğru bir itiraz değildir-yayınlandığı tarihlerde Kongo’daki Kral Leopold’un cani rejimine karşı yürütülen kampanyaya ivme kazandırmıştır. Yine Charles Dickens, başta Oliver Twist olmak üzere, eserleriyle İngiliz kamuoyunda Victoria dönemindeki yoksulluğa karşı büyük tepki oluşmasını sağlamıştır.

Burada insanın aklına şu soru gelebilir: Özellikle yirminci yüzyılda savaş karşıtı çok sayıda eser yayınlanmasına karşın, savaşlar niye önlenemiyor? Bu soruya cevap vermek oldukça güçtür. Çünkü savaşların, çoğumuza anlamsız gelen çok sayıda nedeni vardır. Yine de edebiyat bazı savaşların önlenmesinde veya kısa sürmesinde etkili olmuştur. Amerika’nın Vietnam’a müdahalesini buna örnek vermek istiyorum. Amerika’da yayınlanan ve savaşın çirkin yüzünü gösteren, onu kınayan eserler, müdahaleye son verilmesine önemli katkıda bulunmuşlardır.

Edebi eserlerin toplumları harekete geçirme gücü birdenbire olmaz, yavaş yavaş, belli etkilerle toplumu dönüştürür, daha yaşanabilir dünya oluşmasına katkı sağlar. Bu nedenle bıkmadan usanmadan insanlık sorunlarını dile getirmenin, dışlananların sesi olmaya devam eden eserler yaratmanın edebiyatçıların en önemli görevleri olması gerektiğine inanıyorum. Savaş tamtamlarının var gücüyle çaldığı bugünlerde edebiyatçılar barışın sesi olmalı, bu konuda eserler vermelidirler.

‘Kurye’de bir apartmanda yaşayan insanlar üzerinden ülke panoraması çıkarıyorsunuz. Apartman metaforu oldukça yoğun kullanılır. Sizin için bu ‘apartman’ ne anlama geliyor?

Genel olarak, edebi bir araç olarak kullanılan metafor, görünüşte farklı olan iki şey arasında doğrudan bir karşılaştırma yaratmanın bir aracı olarak işlev görür. Bu sayede birbirini aydınlatan ve her ikisinin anlamını derinleştiren iki farklı varlık veya fikir arasında bir ilişki oluşturur. Yerinde kullanılan metafor, eseri zenginleştirir, okuyucular için olumlu anlamda etkili olur. Metafor edebiyatta çok kullanılır, bu açıdan şairler ve yazarlar için vazgeçilmez bir söz sanatıdır. Çok sayıda ünlü romancı ve şair, metaforu yerinde kullanarak eserlerini zenginleştirmişlerdir.

Sizin de söylediğiniz gibi hem dünya hem de Türk edebiyatında apartman metaforunun kullanıldığı örnekler vardır. Benim kitabım olan ‘Kurye’de apartman dışında metni zenginleştiren birkaç metafor daha kullandım. Apartmanı, şehir yaşantısında bireylerin yaşam alanlarının bir araya geldiği küçük bir kompleks olarak düşünmek lazım. Bazı yazarlar apartmanı kullanırken içinde bulundukları toplumun, hatta ülkenin aynası olarak görürler. Ben apartmanı böyle bir amaç güderek kullanmadım. Apartmanda yaşamakta olan dışlananların, marjinal olanların ana karakter olan kuryeyle ilişkilerini dile getirerek duygularını, dünyaya bakış açılarını, sorunlarını yansıtmaya çalıştım.

Okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

Edebiyat faaliyetimi mesleğimden artırdığım zamanlarda sürdürmeye çalışıyorum. Bir kitabım tamamlandı, yayınevinde editoryal incelemede. Bu yıl içinde yayınlanacağını düşünüyorum. Ayrıca yine tamamlamak üzere olduğum, kısmen polisiye niteliğinde olan bir kitabım daha var. Bu yıl içinde tamamlarım. Bu kitaplar dışında kurgusunu planladığım, notlar aldığım, doküman topladığım roman projelerim de var. Zamanımın elverdiği ölçüde onları da hayata geçirmeye çalışacağım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu